OSHO-SIR

Günün birinde bir tilki ormanda genç bir tavşanla karşılaş­mış. Tavşan sormuş, “Sen nesin?” Tilki, “Ben tilkiyim” di­ye yanıt vermiş “Ve canım isterse seni yiyebilirim.”, “Peki, tilki olduğunu nasıl kanıtlayabilirsin?” diye sormuş tav­şan. Tilki ne diyeceğini bilememiş çünkü şimdiye kadar karşısına çıkan tavşanlardan hiçbiri böyle sorular sormamış ona, sadece kaçmışlar.

Tavşan, “Tilki olduğuna dair yazılı bir kanıt gösterebilirsen sa­na inanırım” demiş. Tilki doğru aslana koşup, ondan tilki olduğuna dair bir belge almış. Tavşanın beklediği yere geri dönüp belgeyi okumaya başlamış. Bu onu öylesine keyiflendirmiş ki, her paragrafın üzerinde dura dura, uzun uzun zevkle okumuş. Bu arada belgenin anafikrini da­ha ilk satırlardan anlayan tavşan bir oyuktan içeri dalıp gözden kayboluvermiş. Tilki aslanın mağarasına geri dönmüş ve onu bir geyikle konu­şurken bulmuş. Geyik, “Aslan olduğuna dair yazılı bir kanıt görmek istiyorum…” diyormuş. Aslan, “Aç olmadığımda böyle bir şeyle uğraşmam gerekmez. Aç olduğum zamansa yazılı hiçbir şey görmene hiç gerek kalmaz” demiş. Tilki aslana, “Peki tavşan için bir belge almaya geldiğimde bu­nu bana niye söylemedin?” diye sormuş. “Sevgili dostum,” demiş aslan, “belgeyi isteyenin bir tavşan ol­duğunu söyleseydin ya bana! Ben onu bazı sersem hayvanlara bu eğlenceyi öğreten ahmak insanoğlunun biri için sanmıştım.”

İnsan durmadan kendine bir benlik uydurmakla meşguldür, ama bu uydurulan, icat edilen benlik asla gerçek benlik olamaz. Uydurulanın bir gün gerçeğe dönüşme olasılığı hiç yoktur. Gerçek benliğin icat edilmesi değil keşfedilmesi gerekir. İcat edilmiş benlik egomuza dönüşür. Gerçek benlik hiçbir şe­kilde ego değildir. Gerçek benlik aslında benlik olmaktan uzaktır; o mutlak boşluk ve boşluğun sessizliği, boşluğun coşkusudur.

Kendine bir benlik uydurmak istiyorsan diğerlerine sorman ge­rekir; benliği icat etmenin tek yolu budur- insanların senin hak­kındaki düşüncelerini toplamak. Tüm hayatımız boyunca bunu yapıp dururuz. Bu yüzden insanların bize saygı duymamasından bu kadar korkarız. Bu bizim esaretimize dönüşür. Saygın biri ol­mak isteriz çünkü saygın olduğumuzda diğerleri hakkımızda güzel şeyler düşünür. Bizi överler ve o zaman daha iyi bir benliğe sahip oluruz. Saygın değilsek insanlar bizi kınar ve o zaman asla güzel bir benliğe sahip olamayız, çirkin bir benliğimiz olur. Benliğin yalnızca diğerlerinin görüşlerinden oluşur; kırk yama gibidir o, A bir şey demiştir, B başka bir şey söylemiştir ve C başka bir şey der, bu böyle sürüp gider. Bütün bunları, bu kâğıt parçacıklarını birikti­rirsin. Sonra bunlardan bir imge yaratırsın-onları bir araya getirir, yapıştırırsın.

Çocuk en başından beri bu çöpü biriktirmeye başlar. Anne bir şey der, baba, ağabey, komşular hep bir şeyler söylerler: Bunlar memnun edici sözlerse çocuk gururlanır, değillerse morali bozul­maya başlar. Bu moral bozukluğunu önlemek için önüne gelen herkesi pohpohlayıp durur. Bu pohpohlama bir anlaşmadan baş­ka bir şey değildir: “Seni pohpohluyorum ki beni onayla. Daha çok onaylayacaksan, seni daha da çok pohpohlamaya hazırım.” Ama tüm bu onaylar hep dışarıdan gelmiştir, hiç, kimse seni tanı­maz, kim olduğunu bilmez- sen kendin bile bunu bilmezsin.

Demek ki başkalarının senin hakkında söyledikleri senin gerçe­ğinle neredeyse tamamen ilgisizdir. Onlar senin yalnızca görünü­şünü bilirler ki görüntüler son derece sahte olabilir. Dışarıdan çok iyi görünen biri aslında içinde son derece, egoist olabilir. Ne­zaketi kendini kamufle etmek için kullandığı, koruyucu bir zırh­tan ibaret olabilir. Dışarıdan çok akıllı görünen bir adam tam ter­sine büsbütün aptal biri olabilir. Aptal birinin akıllıymış gibi gö­rünmesi gerekir çünkü “aptalım” gerçeğini bilmek acı verir. Ne çok şey bildiği hakkında övünüp duran biri mutlaka cahil biridir. Oysa kim cahil biri olarak tanınmak ister ki? Bazı bilgiler toplar ve insanlara o bilgileri yayınlayıp durur. Yavaş, yavaş bilen biri olarak ün yapmaya başlar ama içi boş bir ündür bu. Seni onayla­yan kişiler seni tanımazlar, tanıyamazlar. Seni senden başka biri­nin tanıması mümkün değildir. Sana ne söylerlerse söylesinler, bu­nu yalnızca senden iyi bir referans alabilmek için yapıyorlardır. Bu çift taraflı bir komplodur; karşılıklı birbirimizi kandırırız. Biri sa­na “Çok güzelsin” der ve tabii ki senin de bu iltifata, iltifatla kar­şılık vermen gerekir. Biri sana, “Çok zekisin” der, sen de bu iltifa­tı karşılıksız bırakamayacağına göre: “Sen de çok zeki olmalısın, yoksa benim zeki olduğumu nereden bilecektin? Müthiş bir anla­yışa sahip olmalısın- beni anlayan ilk kişi sensin.”

İnsanı habire meşgul eden bu kendini yaratma halinin anlaşıl­ması gerekir. Bunun nedeni nedir? Bunun nedeni yüreğinde sürek­li seni yiyip bitiren bir boşluğu hissediyor oluşundur. Kim olduğu­nu bilmiyorsun ve kim olduğunu bilmeden yaşamak çok zordur. Kim olduğunu bilmediğin takdirde her ne yaparsan yap bu başa­rısızlıkla, hüsranla sonuçlanacaktır. Ancak kim olduğunu bildiğin zaman tatmin olmayı başarabilir­sin. O zaman yaşamında asıl ihtiyaçlarını tatmin edecek seçimler yaparsın. Yoksa kendini bilmeden yaptığın her şey tesadüfîdir. Arada sırada okun hedefe ulaşabilir ama bu tesadüf olmuştur ve yalnızca arada bir olacaktır. Karanlıkta atış yapıyor, kim olduğunu, hedefin nerede olduğunu bilmiyorsun. Okun hedefi bulması ne­redeyse imkânsız gibi; yüzde doksan dokuz ihtimal için boş kalacak ve içi boş öleceksin. Hayatın bir trajediden ibaret olacak. İnsanla­rın yüzlerinde, gözlerinde öyle acıklı bir hal oluşunun nedeni de bu.

İnsanları izle, kendini izle- göreceksin ki insanlar son derece tra­jik bir varoluşun içinde yaşıyorlar. Tüm geçmişleri boşa gitmiş ve bugünün de ellerinden kayıp gitmekte olduğunu biliyorlar. Derin­lerde bir yerde geçmişte her ne yapmışlarsa, gelecekte de aynısını ya­pacakları şüphesini taşıyorlar. Böylece bu büsbütün anlamsız bir yolculuğa dönüşüyor: “Bir aptalın anlattığı bir masal bu: Kuru gü­rültü, deli saçmalıklarıyla dolu ve hiçbir anlamı olmayan”.

Anlamın varlığını hissetmeden nasıl coşku duyabilirsin? Haya­tın anlamla dolup taşmadan nasıl olup da bir şarkıya dönüşebilir? Ancak anlam dolu bir hayat bir şarkıya dönüşür. Anlamın varlığı­nı hissetmeye başladığında, varoluş için çok gerekli bir şeyi yerine getirmekte olduğunu, sana ihtiyaç duyulduğunu, bu evrensel oyu­nun bir parçası olduğunu ve sensiz bir şeylerin eksik kalacağını, bu oyunun asla aynı olamayacağını hissetmeye başladığında içinde kendine karşı büyük bir saygı ve onun beraberinde varoluşa karşı minnet ve dua yükselir.

Ama en temel şey kendini bilmektir: Ben kimim? Ve kendini bilmek keşfetmek demektir çünkü sen zaten oradasın, senin icat edilmen gerekmiyor. Her ne icat edersen et bu hikaye olacaktır, gerçek değil. Kendini nasıl kandırabilirsin? Kendini belki bir, bel­ki iki günlüğüne kandırabilirsin ama bu nereye kadar gidebilir? Kandırmacalar yıpranıp gider. Gerçeğin karşısında fazla dayana­mazlar. Gerçek bastırıp durur. Ve dünyada sadece iki çeşit insan vardır; çoğunluk kendini icat edenlerden, çok küçük bir azınlık ise kendini keşfedenlerden olu­şur. Aralarındaki fark ise sonsuzdur, muazzamdır; bunlar iki ayrı dünyaya aittirler. Bir Buda, bir Muhammed, bir İsa, bir Bahaddin, bir Mevlana,- onlar keşfedenlerdir. Keşfetmekle neyi kastediyorum? Hatırlanması gereken ilk şey şu: Benliğin yarısı zaten sensin. Sen varsın. Buna hiçbir kanıt gerekmez. Kesin bir şey bu, bundan şüphe dahi duyamazsın.

Büyük Avrupalı filozof Descartes der ki, “Hayata dair tek ke­sin gerçek var olduğumdur”. Kuşku duyulmayacak tek şey budur; bunun dışında her şeyden kuşku duyulabilir. Dünyanın varlığın­dan kuşku duyabilirsin; o varolmayabilir, bir rüyadan ibaret ola­bilir; Hindular’ın dediği gibi maya, yani yanılsama, Tanrı’nın ak­lından geçen bir hayal olabilir. Belki de, hatta büyük olasılıkla, bu inkâr edilemez, bunu inkâr etmenin hiçbir yolu yoktur. Berkeley’nin söylediği de tam olarak budur- dünya gerçek bir dünya de­ğildir, bir nesne değil bir hayal, bir düşüncedir. Şimdiye kadar hiç kimse Shankara veya Berkeley’i çürütemedi. Çürütülemez. Nasıl çürütülebilir ki?

Berkeley, Doktor, Johnson’la yürüyordu. Doktor Johnson bir gerçekçiydi. Berkeley’in dünyanın bir nesne değil, sadece bir dü­şünce, bir öykü, zihnin bir yansıtması olduğunu, dışarıda hiçbir ağacın hiçbir insanın olmadığı, yalnızca “Ben”in varolduğunu sa­vunan görüşü onu kızdırıyordu. Johnson bir gerçekçi olarak gitgi­de daha da öfkeleniyordu ki bunun nedeni de bu adamı mantıklı bir şekilde nasıl çürütebileceğini bulamıyor oluşuydu. Dışarıdaki ağacın gerçekten orada olduğu nasıl kanıtlanabilirdi ki?

Bu nasıl kanıtlanır? Ağaçları rüyada da görüyoruz ve bunlar neredeyse dışarıdakileriyle aynı görünüyorlar. Rüyada da orada olduklarını düşünüyoruz; yalnızca sabah uyandığımızda aslında orada olmadıklarını öğreniyoruz. Kim bilir? Belki ölüm gelip sonunda bizi uyandırdığında da, tüm bu ağaçların ve insanların ve dünyanın ve ayın ve güneşin sadece uzun, upuzun bir rüyadan iba­ret olduğunu öğreneceğiz. Bunun aksi nasıl kanıtlanabilir? …Johnson yol kenarından bir taş alıp bu taşla Berkeley’in aya­ğına vurdu. Kan akmaya başladı ve acı içinde kıvranan Berkeley aynı zamanda çok da öfkelendi. “Nasıl bir davranış bu böyle?” diye sordu. “Sana karşı nasıl bir kusur işledim? Niye bana vurdun o taşla? Bunun için bir neden göremiyorum”.  Johnson gülüp şöyle dedi, “Bu senin sözde idealizmini çürüt­mek içindi. Şimdi eğer taş gerçek değilse neden ağlayıp, sızlanıyor­sun o zaman? Neden gözünde yaşlar var? Gerçek olmayan bir taş­la nasıl vurabilirim?”

Berkeley gülmeye başladı. “Ama benim acım da gerçek değil, gözyaşlarım da gerçek değil. Gerçek olan tek şey benim. Gözyaş­larının ve kanın aktığını, ayağın deli gibi acıdığını bilen kim? Yal­nızca bilen bu ben, bu tanık gerçek. Bunun dışında hiçbir şey Dok­tor Johnson – ne sen, ne senin taşın, ne de dünya- gerçek değildir.” Bu nasıl kanıtlanabilir ki? Johnson bunu başaramadı. Gerçekçi savı yenilgiye uğradı, mutlak şekilde yenik düştü. Hayır bu kanıt­lanamaz, daima kuşkuya yer bırakır. Mesela şu anda beni dinliyorsunuz ama belki sadece rüya gö­rüyorsunuz. Belki birçok kişi uyuya kaldı; belki gözünüz kapalı uyuyorsunuz ve rüya görüyorsunuz. Bunun tersi kanıtlanamaz. Kesin olan tek fenomen kendi varlığımdır. Bundan kuşku du­yulamaz. Neden duyulamaz çünkü kuşku duymak için bile bu var­lık gereklidir. Ben yokum dersem bunu demek için bile orada ol­mam gerekir. Bu yüzden kendi varlığından kuşku duymak imkânsız olan tek şeydir.

Oysa kim olduğumuzu bilmiyoruz. Kesin olan tek gerçek he­nüz keşfedilememiş ve biz kuşkulu birçok şeyi keşfetmek için uğ­raşıp didiniyoruz. İroni de burada yatıyor; gidip varlığı kuşkulu olan diğerlerine kim olduğumuzu soruyoruz. Ne söylerlerse söyle­sinler bu onların görüşü olarak kalacaktır. Onlar senin özüne nüfuz edemez; kimse kimsenin özüne nüfuz edemez. Özünün en derininde tamamen tek başınasın. Kimse senin ken­di başınalığının mabedine adım atmadı, asla atamaz da. Âşıklar bile birbirlerinin özlerine nüfuz edemez. Öz, her şeyin ötesinde kalır. Sadece ve sadece sen onu bilebilirsin. Ama insanlar sorup duruyor, “Kimim ben?” İzle kendini- doğ­rudan veya dolaylı olarak yapmaya çalıştığın şey bu. İltifat duy­mak için nasıl da yanıp tutuşuyorsun! Birisinin çıkıp da sana güzel olduğunu, zeki olduğunu söylemesini, “Hayatımı yaşamaya değer kıldın”, “Senin sayende hayatım anlam kazandı” demesini nasıl da arzuluyorsun. Sadece zihnini izle! Sürekli bunlarla meşgul olduğu­nu göreceksin. Biri kafandaki imaja ters düşen bir şey söylediğin­deyse nasıl da inciniyor, nasıl da hemen savunmaya geçip savaş­maya, tartışmaya başlıyorsun. Bunca korku niye?

 

Bir Cevap Yazın